Facebook bilgilerinizle otomatik olarak siteye giriş yapıyorsunuz
  1. Skip to Menu
  2. Skip to Content
  3. Skip to Footer>

Deneyimden Kitaba

 

Image3

Kitap yazmanın en büyük güçlüklerinden biri, bir konu hakkında ne kadar bilgi sahibi olursanız olun, bilginizi yazıya döktüğünüzde okuyucuya okumaya devam etmesi için gerekli ivmeyi konuşma ortamında çeşitli anektod, nükte ve mimiklerle süslediğinize benzer şekilde nasıl sağlayabileceğiniz, ona “bana güven, seni aldatmayacağım, seni asla yanlış yönlendirmeyeceğim” mesajını nasıl iletebileceğinizdir.

Bugüne kadar verbal iletişimde hasta, üye veya adına ne derseniz deyin profesyonel hizmetimden yararlanan hiç kimseyle anlaşmakta, kendimi ifade etmekte, onları ikna etme ve güvenlerini kazanma konusunda herhangi bir güçlükle karşılaşmadım. Nitekim bu kitabı da onlardan gelen bitmek tükenmek bilmeyen istek, baskı ve teşvikler sonucu yazmaya karar verdim. Karar vermesine verdim de bu kez kilolu bir insanın bakış açısını yakalamak için empati yapmam gerekti. Klasik bilgilerle donanmış, bugüne kadar temel tıp bilimleri ve dünyaca kabul edilmiş önemli tıp dergileri dişinda hiçbir referansa itibar etmeyen bir hekim olarak, ellerine geçen her belge, kitap ve dergide illa bir yenilik, bir mucizevi yöntem beklentisi içinde olan, doğaları gereği ruhen tembel olan kilolu insanları yazdıklarımı okumaya nasıl teşvik edeceğim konusu canımı sıkmaya başladı. Çabamın, onca yıllık bilgi birikimim ve deneyimlerimin boşa gitmemesi için kitabımı okunur hale getirmenin bir yolunu bulmalıydım. Aklıma ilk gelen format kesinlikle akademik olmamak, örnekleri kendi deneyimlerimden seçmek, konuları tablo, grafik ve çizimlere boğmamak, bölümleri herkesin kendisi ile ilgili birşeyler bulabileceği şekilde kaleme almak ve söylediklerimin açık ve net olmasını sağlamaktı.

Bu kitabı yazmamdaki en büyük etken Tıp Bilimi gibi insan hayatını ilgilendiren pozitif bir bilimdalında bile en temel kavramların içinin boşaltılması sonucu doğru ile yanlışın tamamen birbirine karıştırılması, sağlığın ticarileştirilmesi ve insan hayatıyla adeta alay eden uzmanlıkları kendinden menkul bir takım insanların yazdıkları kitaplar aracılığıyla ve görsel medyayı kullanarak toplumun gözünü boyamaları oldu. Özel isimlerle moda haline gelen diyetlerin yaygın olarak uygulanması insan sağlığı için çok büyük bir tehlikedir.

Mucizevi bir zayıflama yöntemi yoktur ve olamaz da. Hızla kilo kaybedenler sağlıklarını tehlikeye attıklarını, kendi vücutlarını kobay gibi kullandıklarını, metabolizmalarına çok büyük zararlar verdiklerini, dahası bu kiloları fazlasıyla geri almaya mahkum olduklarını bilmeli ve bilinçlenmelidirler.

Zayıflama  konusunu akademik olmaktan kaçınarak herkesin anlayabileceği dahası uygulayabileceği bir dilde yazılabilmesinin güçlüklerini okuyucunun taktirine bırakıyorum. Ancak kitap yazarak bir eğitim vermenin yetersizliğini her türlü ders kitabının kitapçılarda satılmasına karşın çocuklarımızı eğitim amacıyla okula göndermemizde aramak lazım. Orta öğretimde temel derslerin tamamı farklı sınıflarda tekrar tekrar okutulmasına rağmen ancak yıllar içinde bu bilgiler hazmedilmektedir. Demek ki bir bilgiyi öğrenerek uygulayabilmek için iyi bir öğretmenin varlığına ihtiyacımız olduğu gibi, düzen ve disiplin de şarttır. Hedef öğrenilen bilgilerin bir yaşam biçimi oluşturacak şekilde uygulanmasıdır.

İnsanlığın varoluş serüveni boyunca bugün bilimin ulaştığı son noktada herbirimizin birer kozmik tesadüfler silsilesinin eseri olduğu ortaya çıktıkça Einstein’dan Hawking’e kabul edilen çoklu evren teorisi ve dünyamızda yaşam oluşabilmesi için mutlak fizik yasalarının gerekliliği yadsınamazken, böyle değerli bir büyük tasarım ürününü bu kadar hor kullanabilmek için ancak insan olmak gerekir diye düşünüyorum. Varolmamız hayal dahi edilemeyecek kadar sofistike bir tasarım sonucu mümkün olabiliyor, (çoklu evren teorisine göre başka evrenlerde de kozmik tesadüfler farklı yaşamları mümkün kılmış olabilir) ancak biz bu dünyanın efendileri, düşünme yeteneği en gelişmiş canlıları, bize bu kısa yeryüzü misafirliği için sağlanmış 120 yıllık ömrü mirasyedi hovardalığında harcayacak kadar duyarsız, gamsız, özensiz olabiliyor, para denilen aptal bir değerin peşinde bu mükemmel ürünü heba ediyoruz. Ve sonuçta yaşamımızın neredeyse yarısını yaşayamadan göz göre göre kaybediyoruz.

Bu felsefik açılımdan hareketle insanın birinci özgürlüğünün sağlık olduğuna ve sağlığı korumanın en kolay yolunun da sağlıklı beslenmeden geçtiğine gelmek istiyorum. Yıllardan beri savunduğum gibi ilkokuldan başlayarak okullarda “beslenme eğitimi”verilmesi 21.yüzyılın insanlık için belki de en önemli adımı olacaktır. Çünkü son 20 yılda değişen ve insan sağlığını tehdit eder şekilde gelişen gıda teknolojisiyle ancak topyekün beslenme bilinci oluşmuş bir toplum sayesinde mücadele edilebilir. Toplum neyin,niçin zararlı olduğunu öğrenir ve tüketmekten kaçınırsa o ürün pazardan silinmek zorunda kalır. Biz zararını bilmeden tüketmeye devam ettikçe onlar da zararlı olup olmadığına bakmaksızın üretmeye ve bize satmaya devam edeceklerdir.

Bunca bilgi birikimine rağmen en bilinçli olanımızın dahi çoğu zaman parıltılı reklam sloganlarına kapılmasını ya da iradesine yenik düşerek zararlı bir gıdayı tüketmesini Benjamin Franklin’in ünlü sözüyle açıklamak mümkün: ”Mantıklı bir varlık olmamızın en büyük avantajı istediğimiz herşeye bir gerekçe bulabilmemizdir”.

Zayıflama konusundaki deneyimlerim fazla kilolardan kurtulma yani yağ yakmanın mucize bir yöntemi olmadığını gösterdi. Zayıflamanın ön koşulu beynimizde karar vermek, sonra sabır ve irade gösterebilmektir. Yağ yakmak ancak günlük enerji dengesi ile sağlanabilir. Gece ağır bir yemek sonrası depolanan yağlar ertesi günü aç geçirerek yakılamaz. Mucize bir ürün de yoktur. Hele hele yağlarınızı dışarıdan müdahele ile erittiği iddia edilen hiçbir alet, ilaç ve benzeri olamaz, eşyanın doğasına aykırıdır. Anlık, lokal, geçici çarelere kapılmayın, liposuction, liposhaping gibi yöntemleri aklınızdan dahi geçirmeyin, çok üzülürsünüz. Son dönemde popülaritesi giderek artan %100 protein (dahası sadece et) tüketmeye özendiren şok diyetler asıl şoku ilk birkaç kiloyu süratle kaybettirdikten sonra yaşatacaklardır, inanın. Protein içerikli besinlerin vücutta kullanılması için harcanan enerji (yiyeceklerin termik etkisi) diğer besin gruplarından yüksektir. Kısa sürede fazla kilo kaybı hedeflenen diyetlerde bu özellikten yararlanılır. Oysa bu tip diyetlerin pekçok sakıncası bilinmektedir ancak insanlarla doğrular paylaşılmaz nedense. Şöyle ki: Yüksek proteinli yiyeceklerin görünmez yağ içerikleri de fazladır. Bu yağların tamamı hayvansal (doymuş yağ) olduğundan kolesterolü yükseltirler. Protein fazlası karaciğer ve böbreğin aşırı çalışması ve yorulmasına neden olur. Protein metabolizması sonucu oluşan atık ürünler (üre, ürik asit) kanın asit-baz dengesini bozar. Protein fazlası Kalsiumun kemiklerden çekilmesine neden olur (Gelişme çağındaki çocuk ve adolesanlar için önemli bir sorun). Sürekli protein ağırlıklı beslenme kabızlığa sebep olur. Size komik gelebilecek bir argüman pahalı proteinin enerji için kullanılması. En kolay ve ucuz enerji karbonhidrattan sağlanabilecekken bunun için protein tüketmenin gerçek bir israf olduğu.

Bilimsel zayıflama konusunun temel unsurlarını 23 yıllık sektör tecrübemin süzgeçinden geçirdiğimde şu noktaların altının defalarca çizilmesinin gerektiğine inandım: Günlük beslenme planında yağ miktarının mutlak surette denetlenmesi, doğru beslenebilmek için ölçü-ölçek ve porsiyon kavramlarının çok iyi öğrenilmesi ve özümsenmesi, ara öğünler oturtulmadan glükoz-insülin dengesinin sağlanamayacağıdır. Ayrıca günlük alınan su miktarının mutlaka 2 litre üzerinde olması ve 5 besin grubunun (sebze, meyva, ekmek, et yerine geçenler, süt-yoğurt) her birinin belli oranlarda beslenme planında bulunmasına da dikkat edilmelidir. Bu kriterlere uyulması zorunludur, ancak yeterli değildir. Ayrıca yaş, cinsiyet ve aktivite dikkate alınmalı, mevcut hastalıklar tespit ve tedavi edilmeli ve Beslenme planı kişiye özel olmalıdır.