Facebook bilgilerinizle otomatik olarak siteye giriş yapıyorsunuz
  1. Skip to Menu
  2. Skip to Content
  3. Skip to Footer>

Glikoz - Sessiz Katil

glikoz (sessiz katil)

 

Bu bölümün başlığını bilerek “Glikoz - Sessiz katil” olarak belirledim. Çok hafif kan şekeri yükselmelerinin dahi ölümcül olabileceği ne yazık ki bugüne kadar hekimlerin de dahil olduğu çok geniş kitleler tarafından yanlış değerlendirilmiş ve değerlendirilmeye de devam edilmektedir. Başlıktaki ifade salt korkutma amaçlı değildi. Son 40 yıl içinde açlık kan şekeri normlarında yapılan revizyonlar olayın ciddiyetini daha iyi anlamamıza yardım eder. 1970’li yıllara kadar açlık kan şekeri 110 mg’a kadar normal kabul edilir ve şeker hastalığı teşhisi için “Şeker Yükleme Testi” önerilirken, 1979-1997 yılları arasında 2 farklı ölçümde 140 mg üzeri değer bulunması diyabet teşhisi için yeterli kabul edildi, 1997'de teşhis kriteri 126 mg olarak yeniden değiştirildi, 2003 yılında bu değer 100 mg’a indirildi, 85-100 mg aralığına “Yüksek Normal” denilerek risklere dikkat çekildi ve nihayet 2007 yılında en sağlıklı açlık kan şekeri değer aralığının 70-85 mg olduğunda karar kılındı. Bu süreçte 22 yıl boyunca takip edilen 2000 erkek denekten açlık kan şekeri ortalamaları 85 mg üzerinde seyredenlerin kalp-damar hastalığından ölüm risklerinin normalden %40 fazla olduğu tespit edildi. Araştırmacılar bizim sağlığımız için en doğru değeri bulana kadar eski kriterlere göre sağlıklı kabul edildiği halde yaşamını yitirenler için sizce glikoz sessiz bir katil değildir de nedir?

Diabet hastalığının en önemli komplikasyonu damarlarla ilgili olanıdır. Hastalık sessiz seyrettiği teşhis öncesi (prediyabet) dönemden başlayarak çap ayırdetmeksizin vücudumuzun en geniş (aort) damarından en ince kılcal damarına kadar istisnasız tüm damar sisteminin yapısını bozmaktadır. Günümüzde incelenen binlerce açlık kan şekeri sonucu 40 yaş üstü insanların %75 ‘inin prediabetik değerlere sahip olduğunu göstermiştir.Bu insanlar önlem almadıkları taktirde Diabet hastalığının teşhis edileceği tarihe kadar geçen sürede ne yazık ki komplikasyonlara karşı tamamen savunmasız kalacaklardır.

Buraya kadar derlediğim bilgiler hep yetişkinlerle ilgilidir. Oysa insanoğlunun varolduğu günden beri beslenme hiçbir zaman günümüzde olduğu kadar bozulmamıştır. Doğaya insan eliyle verilen zararlarla bozulan ekolojik denge yanı sıra teknolojinin yaşamı kolaylaştırdığı varsayılan gelişmeleri de gıda endüstrisini çok olumsuz etkilemiş ve “fast food” ve “hazır işlenmiş gıda” canavarlarını yaratmıştır. Bu nedenle 90’lı yıllara kadar yetişkin hastalığı olarak kabul edilen Diyabet ne yazık ki çocukları ve ergenleri tehdit etmeye başlamış, başta koroner damar hastalığı olmak üzere pekçok hastalığın çok erken yaşlarda ortaya çıkmasına yol açmıştır. Bugün 20-30 yaş grubunda “ani ölüm”ün yegane sebebi damar patolojisi, bu patolojinin de en önemli kaynağı “Bozulmuş Glikoz Toleransı” genel adı ile tanımlanan, glikozun damar sistemine sessiz sedasız verdiği zarardır. Çocukların okul öncesi yaşlardan başlanarak şekerli gıdalar, çikolata, gofret, yaş pasta, besin değeri hiç denecek kadar düşük olan bembeyaz hamburger ekmekleri ve kızarmış her türlü hazır gıda (cips ve benzeri) nın cazibesinden uzak tutulmaları, küçük yaştan itibaren “ileride kendisine zarar verecek bir damak zevki” geliştirmelerine engel olunması aileler için en önemli “koruyucu sağlık” görevidir. Sonuçları itibarıyla hayli ürkütücü bir hastalık olan “Diyabet”i diğer kronik hastalıklardan ayıran en çarpıcı özelliği ise sadece beslenme düzenlemeleriyle çok kolay önlenebilmesi ve bu beslenme düzeninin“yaşam biçimi” haline getirilmesi sayesinde de uzun yıllar sağlıklı yaşamanın mümkün olmasıdır.

“Glikozdan uzak duranın, damarları genç, damarları genç olanın ömrü uzun olur”.

İnsan hayatının ilk 5 yılı beynimizin ömür boyu sürecek çok önemli kararları verdiği dönemdir. Kişiliğimiz bu dönemde şekillenir,cinsel tercihlerin ilk belirtileri yine bu dönemde ortaya çıkar. Yağ dokumuz da bu dönemde nihai kapasitesine ulaşır. İnsan vücudunda ortalama olarak 75 milyar yağ hücresi olduğu varsayılmaktadır. Hayatının ilk 5 yılını kilolu geçiren çocukların beyinleri ileride yetişkin olduğunda, yağ dokusuna çok ihtiyaç duyulacağı yanlış varsayımıyla yağ hücrelerinin hızla bölünmesi emrini verir ve bu insanlar fazla sayıdaki yağ hücreleri nedeniyle hayatlarının sonuna kadar kilo sorunu yaşamaya mahkum hale gelirler. Bunlara “Hiperplastik Obez” adı verilir. Oysa normal insanın yağ hücre sayısı kilo alma nedeniyle artmaz, sadece içlerindeki yağ miktarı artışına bağlı olarak büyüklüğü artar ve kilo verince hücre yeniden başlangıçtaki ebadına geri döner.

Uzun yıllar yağ dokusunun sadece depo görevi gördüğü enerji sarfiyatına hiç katılmadığı ve dolayısıyla insanın yağsız vücut kitlesinin kilogramı başına saatte 1 Kcal. hesabıyla yakıt tüketen bir organizma olduğu kabul edildi. Şişmanlamaya şişmanlıyorduk ama sonuç olarak yağ dokusu masum, sessiz kendi halinde bir dokuydu. Son yıllarda bu bilginin de tamamen yanlış olduğu ortaya çıktı. Yağ hücreleri belli bir miktarın üzerinde yağ depolamak zorunda bırakılınca tepkisini organizmanın vücuda saldıran bir infeksyon veya inflamasyona karşı verdiği tepkiye benzer şekilde gösterdiği ve infeksyonla mücadeledeki gibi maddeler salgıladığı tespit edildi. Salgılanan bu maddelerin bir bölümü hücre duvarında insülinin bağlanması için gerekli reseptörleri bloke ederek insülin direncini başlatan mekanizmayı tetiklemiş oldular. İnsülin direncini kırmanın doğal yöntemi elbette fazla yağlardan kurtulmak olmalıdır, ancak bu direnç kırılana kadar geçecek sürede organizmayı insülin fazlasının zararlı etkilerinden nasıl koruyacağız? Bu sorunun evrensel yanıtı Metformin preparatı kullanmakta yatıyor. İnsülin direncini kırmak amacıyla önerilen Metformin dozu kişiden kişiye değişmekle birlikte günde en az 2000 mg. olmalıdır. Kendi deneyimlerimle bu dozun altında hiç etki etmediğini rahatlıkla söyleyebilirim. Metformin yarılanma ömrü kısa bir ilaç olduğundan en ideal kullanımı 4X500 mg. olmalıdır, ancak kullanım kolaylığı açısından hastalarıma sabah-akşam tok karnına 1000mg. almalarını öneriyorum. Metformin’in en yaygın yan etkileri başlangıçta 7-10 gün süreyle bulantı ve/veya ishal yapmasıdır. Bu yan etkiler hastaların büyük çoğunluğu tarafından tolere edilir ve en fazla 10 günün sonunda da ortadan kalkar. Metformin son yıllarda tıpkı Aspirin gibi araştırdıkça diğer faydaları da ortaya çıkan bir ilaç haline geldi. Uzun yıllar kilolu diabetiklerde tek başına ve diğer ağızdan alınan preparatlarla kombine olarak kullanıldığı gibi, Polikistik Over Sendromlu hastalarda da başarıyla kullanılmışken, yakın geçmişte meme kanserinden koruduğu yönünde çalışmalar yayınlanmaya başladı.